Herkesin çocukken bir kahramanı olur, süpermen, heman, batmen... benimki dedemdi. Kahraman dedem, bekçiydi. Deniz kenarında, pekçok yazlık villanın bulunduğu küçük bir kentte bekçilik yapardı. Yazın kışın o hep oradaydı, kentte sadece yazları kalabalık olurdu. Kışın ise oldukça tenha bir yerdi, sokaklarda birine rastladığımız günler pek az olurdu. Bakkal bile epey uzaktaydı, benim küçük bacaklarım için çok... uzaktaydı. Küçükken epey bir uzun zaman dedem ve babannemle yaşadım, annemler hem okuyup hem çalıştığı için bana bakıcak pek vakitleri olmamıştı ki bu yüzden 8 yaşıma kadar dedem ve babannemle büyüdüm. Hiç şikayetçi değildim, çünkü benim dedem bekçiydi ve bu onu benim çocuk gözümde süperkaharaman yapardı. Her sabah çok erken saatte kalkar daha güneş doğmadan, giyinir, silahını omuzuna alır ve dudaklarının arasında bir sigarayla evden çıkardı. Bütün kenti dolaşır kentimizi kötülerden korurdu. O benim dedemdi. Kahraman dedem.
Çocuktum ve pek çok kavramın ne olduğundan haberim yoktu, zenginlik yada fakirlik diye bişeyin olduğundan da haberim yoktu. Hatta hiç duymadığım iki kelimeydi, dedem hiçbir gün bana paramız yok demedi. Nezaman dedemden akşama gelirken çikolata almasını istesem o altın para şeklinde olan çikolatalarla gelirdi, buda beni ve kardeşimi pek sevindirirdi. O çikolatalar benim bildiğim tek çikolataydı ve en lezzetlisiydi. Dedem bir kahramandı ve zaten en iyisini getirirdi, bu yüzden hiç daha büyük yada daha farklı bir çikolata istemedim. Çocuktum ve herkesin bizim gibi yaşadığını düşünüyordum, daha zengin yada daha fakir olunabileceği aklıma bile gelmemiştir. Herkes benim gibi kahvaltı eder, benim yediklerimden yer sanıyordum. Kış Sabahları uyanınca babannem hemen ekmekleri dilimler kömür sobamızın üzerine koyardı, dilimlerin bazı kısımları yanardı ama babannem bıçakla o kara yanık kısımlarını kazıyarak temizler ve öyle verirdi bize. Soframızda sanayağ şanlıysak salça değilsek babannemin hertür baharatı bir araya karıştırdığı bir tabak baharat bulunurdu. O sıcacık ekmeğin üzerine sanayağını sürüyüp erimesini beklerdim tamamı eryince babannemin baharat karışımından ekerdim üzerine, işte bu benim sıradan bir sabah kahvaltımdı. Bana göre yeterliydi ve biz gayet zengindik çünkü sanayağımız vardı ve karışık baharatımız da vardı.
Yazın civardaki vilların sahipleri ve çocukları gelirdi ama o yaza kadar civardaki villada oynayan çocuklarla hiç arkadaş olmamıştık. Beraber oynamamıştık. Ben mahalle çocuklarıyla, biz istemediğimiz ve kardeşimle birbirimize oyun arkadaşı olarak yettiğimizi düşündüğüm için oynamadığımızı düşünüyordum. Aksi bir fikir hiç aklıma bile gelmemişti. Onların zengin çocukları olabileceği ve bizden uzak duracakları, aileleri bizle oynadıkları için onları uyaracakları... böyle bişeyi düşünmem mümkün bile değildi, çünkü herkez bizim gibiydi gözümde ve dedeme sorduğumda bunu onaylamıştı. Aksinin olması mümkün değildi çünkü dedem herkezin bizim gibi olduğunu söylemişti. O bir kahramandı ve ne derse doğruydu.
Dedemin yazlıkçılardan pek iyi anlaştığı ve bir yandan saygı duyduğu bir albay vardı. O benim albay amcamdı, çünkü dedem onu severdi, bende severdim. O yaz albay amcanın torunları da yazlığa gelmişti. Albay amca dedemden yaşça oldukça büyüktü ama torunları bizimle aynı yaşlardaydı. Albay amca, beni ve kardeşimi onlara göndermesi için dedemi ikna etmişti. Böylece torunlarıyla bizi tanıştırabilecek ve hep beraber oynayabilecektik. Kardeşim ve ben epey bir süre onlara gitmek istemedik, biz beraber oynamaya alışmıştık ve başkalarının bunu bozmasını istemediğimizden yada başka arkadaşlara alışık olmadığımızdan gitmedik. Babannem bir gün hep beraber albay amcanın eşinin, Sebahat teyzenin davetine gideceğimizi söyledi. Gitmemiz gerektiği konusunda bizi ikna etti, çünkü gelemzsek sebahat teyze küserdi. İlk defa puding yediğimde yaklaşık 6 yaşlarındaydım ve o pudingi sebahat teyze yapmıştı. O gün beni onlara götüren şey babannemin Sebahat teyze küser demesinden çok belki biraz daha puding vardır düşüncesiydi. Onlardaydık , ben ve kardeşim sıkıntılı sıkıntılı salonda oturuyorduk. Karşımızda da en az bizimkadar sıkıntılı iki çocuk oturuyordu. Babannemle Sebahat teyze salonun diğer köşesinde çoktan muhabbete dalmışlar kendi araarında alçak sesle bişeyler konuşuyorlardı. Karşımızda oturan çocuklardan büyük olanı benden bir yaş büyük bir erkek çocuğuydu ve adı Umuttu. Yanında benden yaşça 3 yıl küçük olan, erkek kardeşimle yaşıt Leyla oturuyordu. Babannemlerin fısıltısı haricinde salonda çok ciddi bir sessizlik vardı ve biz iki gurup ilk adımı karşıdan bekliyorduk. Bu sessizlik Sebahat teyzeyi rahatsız etmiş olmalı ki dışarı çıkıp hepberaber oyun oynayabileceğimizi söyledi. Ve bizde dışarı çıktık ve Umutun saklambaç oynama fikrine katıldık. Çok eğlenceli bir gün oldu ve sessiz salon oturmasından sonra arkadaş olmamız bikaç dakikadan fazla vaktimizi almamıştı. O günü kovalayan günlerde hergün sabahın ilk ışıklarından akşamın son ışıklarına kadar hep beraber oynamaya başladık. Oyunlar 4 kişi daha zevkli ve daha eğlenceliydi. Hep beraber denize giriyorduk, hep beraber sebahat teyzelerde öğlen yemeği yiyorduk ve bazı geceler hep beraber aynı odada uyuyorduk. Zaman içinde diğer yazlıkçıların çocuklarıda oyunlarımıza katılmaya başladı, gurubumuz günden güne büyüdü. Umut ve Leyla diğer çocuklarla aramızda bir köprü olmuştu. Onlar bizi arkadaşı olarak tanıttıkça diğer çocuklar da bizi kabullenmeye başlamışlardı. Gene pek kalabalık bir saklambaç oyununda ebe olmuştum. Herkezi bulmuş ve sobelemiştim ama gene ebe ben olmuştum. Ve sonra gene, ve gene bu durum benim için gittikçe sıkıcı bir hal almıştı ve oyun kurucusu Umuta neden devamlı ebe olduğumu sordum. O da bana “Çünkü siz fakirsiniz.” Dedi. Darmadağın oldum, bu cümle ok gibi gelip düşüncelerimin tam ortasına saplandı. Böyle bişeye inanmam mümkün değildi. Biz herkez gibiydik dedem öyle söylemişti. Aksi mümkün değildi. Ve Umutla tartışmaya başladık ben fakir olmadığımı iddia ediyordum o da onlarda buzdolabı, çamaşır makinası, araba... olduğunu söylüyor ve neden bizde olmadığını soruyordu.Onun bisikleti çok harikaydı ama benim bisikletim civardaki villalardan bir çocuğun eski bisikletiydi. Yenisi alınınca eskisini atmak yerine bize vermişlerdi. Bisikletimi seviyordum ama umut haklıydı onunki yeniydi ve 18 vitesliydi. Parlak maviydi çok güzeldi. İnatla savunuyordum fakir olmadığımızı ama çabalamam boşunaydı. Umut okadar çok şey göstermişti ve söylemişti ki, onlar bizde yoktu. Olmamasının sebebi ihtiyacımızın olmaması olamazdı. Çünkü bizim 2 odalı bekçi evinde musluk bile yoktu. Bekçi evinin bahçesindeki tulumbadan su çeker kovayla içeri taşırdık. Ama Umutlarda musluk vardı, pek çok şey daha farklıydı. Sebahat teyze bağrışmaları duymuş ve bizi ayırmaya gelmişti, biz o gelene kadar saç baş umutla epey hırpalamıştık birbirimizi. Sebahat teyze umuta vurduğum için hemen oradan uzaklaşmamı söylemişti, oysa umutta iz bile yokken benim heryerim yara bere içindeydi, umutta sebahat teyzeye bana hiç vurmadığını söylüyordu. Sebahat teyze umutun haklı olduğunu bizim fakir olduğumuzu söyledi ve bizi kovdu. Sonrasında kardeşimide alıp doğru eve gittim.Kahraman dedem bizi bakkala götürdü ve bizi neşelendirmek için bir sürü ilginç hikayeler anlattı. Ama faydasız kardeşimde bizde oyun arkadaşlarımızı kaybettimiz için üzgündük, ve fakirdik. Altın para çikolatalarımızı aldıktan sonra eve dönüş yoluna koyulduk, dedemin bir elinden ben diğer elinden kardeşim tutuyor, sakin sakin yürüyoruz. Dayanamadım dedeme sordum “dede biz fakir miyiz?” dedemin yüzü allak bullak oldu, zorla gülümsemeye çalıştı ama gözleri doldu. Sahte bir şaşkın ifadeyle buda nerden çıktı der gibi bana baktı. Umutla olan olayı kısaca anlattım. Dedemde “biz fakir değiliz, bizim gönlümüz zengin” dedi. O an iki şeyden emindim, bizim paramız yoktu ama Umut ve onun gibilerde olmayan birşeyimiz vardı. Kalbimiz ve iyi niyetimiz vardı. Saftık ve tertemizdik.
Kardeşimle eski oyunlarımıza yavaş yavaş geri döndük. Günlerce Umutu yada Leylayı görmedik. Bir akşam biz kardeşimle oynarken Leyla geldi. Sebahat teyze yollamış ve Umut adına özür diledi. Umut gelmemişti özür dilemeye haşere bir çocuktu zaten özür dilemek ona göre de değildi. Leyla’nın özürünü kabul ettik ve beraber oynamaya başladık. Birkaç gün geçmeden Umut gelip bisikletini bana verdi ve yerine benimkini aldı. Bikaçgün o bisikletin tadını çıkardım. Sanırım bu Umut’un özür dileme şekliydi. Ben de affetmiştim çünkü Umut gönlümüzün zengin olabileceği fikrini kabul etmişti.
Devamı »

